Tek bir cümleyledir gecenin gelişi… aysız, yıldızsız…

Körlüğüme alışkın gözlerim, aydınlık bir gözün, karanlık bir cümlesine muhatap olunca, karanlığının idrakine vardı ya! hey hat… ne gelir elden, tüm bu gaflet içinden…

Adı konulmamalıymış aynadaki suretimin. Suskunlukla hayâ etmeliymiş tebessümlerim… Lokma lokma boğazıma tıkanmalıymış itaatlerim.

Kırılmış camların üzerindeymiş adımlarım. kana bulamış övünmelerim, tek sıla tesellimi, yolumu... “var”lığımın sahte şatafatının, son seyrindeyken gözlerim, gördüm viraneliğini… köhneliğimi...

Savlar altında kaldım, dilimdeki salâvatlar ne kadar acıdır damağıma… Hayâ mı, Riya mıdır, hüznümün adı…? bilmiyorum...

Allah'ım...

İncindi kalbim… “ben" dediğime…

 

alıntı..

...

6/5/2008

 

 

Kendisinden başka herkesin unuttuğu bir anadilin sahibi olmakla gönenirken ben,benden başka hiç kimsenin anlayamayacağı gün gibi ortada bir lisanın karşısında lâl ü ebkem kesildim...

 

Nazan Bekiroğlu / Cam Irmağı Taş Gemi

 

 

 

 

Yaşanan,yaşanmamışlığın tanığını yekdeğerinde bulunca baş başa vermiş iki suretten biri diğerine aşkın kelimesini sordu ;

diğeri gülümsedi ve ona aşkın,

bu dünyadan olmayan bir zamanda bütün ruhların toplandığı mekanda,ruhun sözleştiği tanışını bu dünyada hatırlaması olduğunu anlattı.

Ama,dedi biri,

hesapta ruhun,tanışını bu dünyada hiç bulamaması ona rastlayamaması var.

Diğeri,

buldum zannedip de yanılmak var,diye ekledi.

Bulup da tanıyamamak var,dedi biri.

Ve ki bulup da onun tarafından hatırlanmamak var,diye tamamladı diğeri.

 

Nazan Bekiroğlu / Cam Irmağı Taş Gemi

 

 

Ve yenildik fırtınalara, af buyur Yâr! Zulmün azgın akıntısına karşı yüzerken yoruldu kollarımız. Hayat tüm tavizsizliğiyle yüklenirken üzerimize zayıf düştü bedenlerimiz. Bin kapılı imtihan sarayının sevgi kapısında titredi ellerimiz, ayaklarımız... Ve aşka sadakati beceremedi yüreklerimiz.


İçine atıldığımız ateşe dost olmaktı, acıya ve çileye sevdalanmaktı, meydanlara bıraktığımız karanfillere sadakatti aşk…!

Çölde susuz kalıp yağmuru beklemekti, zemheri kışın ortasında baharı özlemekti, bir dua kuşunun kanadına dışlanmışlığın tüm acısına rağmen ümide ve vuslata dair dualar yükleyip katına uçurmaktı aşk…! Ve yorulmak ihanettir aşka!
Çünkü;


“Aşkın bir adı da yorulmamaktır.”


Oysa bela tünelinde zayıf düştü yüreklerimiz. İçimizde yükselirken gam dağları, hayatımızın en acı itirafı dökülüyor dilimizden; “Aşk’a ihanet ettik!” Bu; hüzün kalesine çıkıp “Sevgili’nin huzurunda iki büklüm, edilen zehirden bir itiraf.” Bu, çile dergâhında geçirilen kırk yılı bir tek yanlışla yıkma acısı. Bu, bir ömür kavuran, yakıcı bir kor taşımak yürekte.


İhanetin bedeli, yüreğinden sürgün edilmek midir Yâr? İhanetin bedeli, yüreğimizin gam dağlarında kırk yıl çile doldurmak mıdır?


Yoksa “Sen”siz kalıp, çöllere düşerek Mecnûn gibi “Sen”i aramak mıdır? Bir ömür yollara düşüp, bütün yeryüzünü deli divane dolaşsak da “Sen”den gayrı gidilecek kapımız yok Yâr! Eşiğine dayanmaktan gayrı yok çaremiz! Kabul buyur eşiğine Yâr!


O demir parmaklıkları geçerken, dilimizde “Ve’l-'Asr”, içimizde aşka ihanetin yakıcı farkındalığı ve “Sevgili”nin gücenmişliğinden utanç vardı.


Artık aşkın ateşi de küskün bize. İçin için sızlatan bir köze döndü yüreğimizde... Ve artık yalnız o köz için yaşamak gerek... Ve artık Hz. Adem’in, Havva’nın ve Hz. Yunus’un dayandığı gibi “güneşin battığı yerden doğacığı güne kadar açık tutulacak olan, genişliği hızla giden bir süvarinin kırk yılda alacağı yol kadar olan” o “tevbe kapısı”na dayanmak gerek...


Her sabah “ya bugün güneş batıdan doğmuşsa” diye fırlamak yataktan ve koşmak pencereye, derinden bir “Elhamdulillâh” çekmek, “tevbe kapısı bugün de açık” demek ve bir ömrü o kapının önünde avuçlarımıza düşecek bir rahmet damlası için bekleyerek geçmek gerek.

Zayıflığımızdan dolayı, yüreğinden sürgün edildiğimiz “Sevgili”nin “aff” için, yüreğimizin gam dağlarında her seher vakti Hz. Adem’ce, Havva’ca ve Hz. Yunus’ça duaya durmak, “O”nsuz kalıp düştüğümüz çölün sıcağında mecnûn gibi “O”nu aramak, o çölden azad edileceğimiz günün, vuslatın özlemiyle bir kez daha yanarak yaşamak gerek...!

Bekler pişmanlığımız “aff” gemilerini. Bir mumun duvara yansıyan ışığında gizlenir yalnızlığımız.


Her gece med-cezir geçirir içimizin ateşi. Med halinde yanar yürekler, cezir halinde ince bir sızı kalır, yakar durur içimizi.


Kays’ı mecnûn eden âlemdeki değil içindeki “Leylâ” çölüydü. Biz de içimizin çöllerine düştük Yâr! “Bir kez orman yanmasın, neye yarar kül ve köz” diyordu şair; yine de her serapta koşarız o tepeden bu tepeye Yâr! Aff yağmurun yağsın diye dargın gezeriz içimizin güneşlerine.


Belki düşer diye rahmet damlaların, her seherde duaya dururuz, perişan! Çünkü; “Dünya sadece aşkın ve duanın üstünde duruyor. Şu şunun, bu bunun ve nihayet her şey duanın üstünde.”


Gök duvarının önünde, mahzun bekleyen dualarımızı da kabul buyur Yâr!


 

 

-alıntı-

 

 

ben en çok "afedersin'i" seviyorum : ))

Yorgunum!

3/5/2008

 

Başımı öne eğdim, karanlığın ortasındayım
geceye sarıldım, saklanıyorum kendimden bile...
acımış, kanamışım zamanlar içinde gezinirken
bir omuz aramışım, çırpınıp durmaktan soluk soluğa yüreğimle
nafile bir arayışla başa dönmüşüm her defasında
kapıları çalmaya yeltenirken, kaç kapının önünde yığılıp kalmışım
yığıldığım yerlerde bir ben olmuşum tek
kalbimin her bir atşının içine bir atış gizlemişim
yanyana güzel durmamıştı cümlelerim anlaşılmıyordu,
bu yüzden dağıtmışım hepsini
yitirmekten korktuğumdan biriktirmişim suskunluklarımı
kirpiklerimde konuk etmişim hüznümü
gözbebeklerimden yolcu etmişim
şimdi sokulup yalnızlığımın kıyısından
anlat diyorsun ya bana, inan çok yorgunum
neyi, nasıl anlatayım sana...

 

(alıntı...)

 

ah bu kadının sesi alıp götürüyor beni

 

şöyle gözümün önünde dursun rahat rahat dinliyim


Yarabbi sana Meryem in temizliğiyle gelmek istiyorum.Günahlarla kirlenmeme izin verme.

Sana Musa nın duasıyla geliyorum.Şeytana uymam için peşimden koşanlardan kurtar beni.

İsmail in tefekkürüyle boynumu büküyorum.Beni ve soyumu sana kul olarak yaşat.

Sana İbrahim in şevkatiyle geliyorum.Sana gelmeme engel olan şeyleri bana gösterki onları kurban edeyim.

Sana İsanın ruhuyla geliyorum.Beni katına almanı diliyorum.

Sana yunusun duasıyla yalvarıyorum.Beni yutan nefsimi karanlıklardan kurtarmanı bekliyorum. Beni selamet sahiline ulaştır.

Sana Yusuf un gömlegiyle geliyorum.Beni düştügüm ümitsizlik kuyusundan çıkarmanı diliyorum.

Sana Muhammed in(asm) kullugu ve aşkıyla geliyorum.Ubudiyetimi Miraç ın sırrıyla taçlandırmanı diliyorum


amin...amin...amin...

Zannediyor musunuz ki Yakup için Yusuf sadece bir evlattı...

Zannediyor musunuz ki Mecnun için Leyla sadece bir sevgili idi...

Zannediyor musunuz ki Bülbül için Gül sadece bir çiçekti...

Eğer sadece Yakup için evlat.. Mecnun için sevgili.. Bülbül için çiçek olsaydı anlam

Ne Yusuf için gözler kör edilirdi... ve gelene kadar dünyaya küsülürdü..

Ne Leyla için çöllere düşülür ölümü ile ölünürdü..

Ne de Gül için onca dikenine rağmen gözyaşı dökülür ve hala üzerine konulup kokusu koklanırdı...

..

 .

Yakup... ne güzel oldu Yusuf ile....
Mecnun... ne güzel oldu Leyla ile..
Bülbül... ne güzel oldu Gül ile..

Aslında hepsi en güzel bir güzel ile güzel oldu MEVLÂ ile...

O'nun için yaşamak.. O'nun için sevmek.. O'nun için olmak...

ALINTI

hiçlik kapısı

24/3/2008



sen hangi rüyalarda gülümsersin

ben hangi uykularda vurulurum...  

Mevlana İdris

Mevlâna'dan...

23/3/2008

 

"Yâr, hoş şeydir. Çünkü yâr, yârin hayâlinden kuvvet alır, gelişir ve yaşar. Buna şaşmamalı, Mecnun'a Leylâ'nın hayâli kuvvet vermiyor muydu? Ve onun yiyeceği, içeceği bundan ibâret değil miydi? Mecâzî bir sevgilinin hayâli ona böyle bir kuvvet verir ve tesir ederse, gerçek sevgilinin, sevgilisine kuvvet bağışlamasına niçin şaşılsın? O'nun hayâli, sûrette ve gaybette mevcuttur. Şu hâlde ona nasıl hayal denir? O, hayâl değil, gerçeklerin rûhudur."

 

 (Fîhi mâ fîh, Mevlânâ)